EVRİMCİLER CANSIZ VE
ŞUURSUZ ATOMLARIN KENDİ KARARLARIYLA BİRARAYA GELİP, CANLI
VE ŞUURLU İNSANI OLUŞTURDUĞUNA İNANIRLAR
vrimcilerin
en saçma iddialarından biri cansız maddelerin kör tesadüflerin
sonucunda kendiliklerinden canlılığı oluşturduğuna dair
inançlarıdır. Bu iddialarına göre, canlılığın varlığı için
gereken maddeler, tesadüfen gelişen olaylar sonucunda, en
uygun şartlarda ve en uygun miktarlarda birleşmişler ve
canlılığın ilk yapıtaşı olan amino asitleri oluşturmuşlardır.
Tesadüfen oluştukları varsayılan bu amino asitler ise, her
nasılsa ilkel dünyanın koşullarında hiçbir bozulmaya uğramadan
(ilkel dünya olarak tanımlanan şartlarda canlı bir organizmanın
yaşamını sürdürmesinin mümkün olmadığını bilim adamları
kesin olarak kabul etmektedirler), yine kendileri gibi tesadüfen
oluşan diğer amino asitlerle buluşabilmişlerdir. Ama bu
buluşma rastgele bir buluşma değil, her amino asitin belirli
bir sıralama ile birbirine eklendiği ve hiç yanlış yapılmadığı
kusursuz bir buluşmadır. Amino asitler, gerçekleşme ihtimali
trilyon kere trilyon kere trilyon kere trilyon kere trilyonda
1'den bile çok daha küçük bir ihtimal olan bu birleşme sonucunda
proteinleri meydana getirmişlerdir.
|
|
Soldaki
resim evrimcilerin ilkel atmosfer
tanımlamalarının temsili bir anlatımıdır.Sağdaki
ise ilkel atmosferde oluştuğu vaesayılan aminoasitler
ve diğer elementlerle ilgili bir şemadır.Kuşkusuz
resimde görülen maddelerin kendi kendilerine oluştuğu
vr bir araya gelip bir anlı oluşturduğu akıl ve
bilime tamamen ters düşen bir bir senaryodur. |
Ancak senaryo bu kadarla sınırlı kalmamıştır; çünkü canlılığın
oluşması için bu kadarı yeterli değildir. Uygun proteinlerin
milyarlarca yıl hiçbir bozulmaya uğramadan, ultraviyole
ışınlarından, fırtınalardan, yıldırımlardan etkilenmeyerek,
hücrenin oluşumu için gerekli diğer uygun proteinleri de
beklemeleri gerekmiştir. Ve bunlar, biraraya geldiklerinde
bugün dünyadaki en kompleks yapılardan biri olarak tanımlanan
hücreyi meydana getirmişlerdir.
Evrimciler bu hikayeyi insanın oluşumuna kadar uzatırlar.
Ancak yukarıda anlatılan senaryonun tüm aşamaları bilimsel
bulgularla yalanlanmış, gerçekleşmesi mümkün olmayan olayları
içermektedir. Proteinlerin ve hücrenin tesadüfen meydana
gelmesindeki imkansızlığı ilerideki sayfalarda inceleyeceğiz.
Burada özellikle üzerinde duracağımız nokta, evrimcilerin
cansız maddelerin kendi iradeleriyle canlılığı oluşturduğuna
dair mantıksız inançlarıdır.
İlkçağlardaki bir görüşe göre,
ilk koyun bir bitkiden meydana gelmişti.
Bu fikrin, bugünkü evrimci fikirlerden farkı olmadığı
ortadadır. |
Cansız maddelerden canlılığın kendiliğinden oluştuğu iddiası
aslında Ortaçağ'a ait batıl bir inançtır. O dönemde, insanlar
bazı canlıların aniden bir yerde toplanmalarına, "bir anda
oluşum"un neden olduğunu varsayıyorlardı. Günümüzde "spontane
jenerasyon" ismiyle anılan bu inanca göre insanlar, kazların
ağaçlardan hayata geldiğine, kuzuların karpuzdan çıktıklarına
ve hatta bir su birikintisindeki kurbağaların yağmur bulutlarından
bir anda oluştuklarına ve yağmurla toprağa düştüklerine
inanıyorlardı.5
1600'lü yıllarda ise Belçikalı bir bilimci olan Van Helmont
bu "bir anda oluşum" kuramını sınamaya karar verdi. Kirli
bir gömleğin üzerine buğday döktü ve bunların üzerinde hayvanların
oluşmasını bekledi. 21 gün sonra Helmont gömleğin üzerinde
birçok fare buldu. Ve bu gördüklerinden şöyle bir sonuç
çıkardı: Kirli bir gömlek ve buğday karışımı fare doğuruyordu!
Alman bilimci Athanasius Kircher ise aynı sonuca varan
başka bir yol denedi. Bir avuç sinek ölüsünün üzerine bal
döktü ve çok geçmeden ölü sineklerin üzerinde uçuşan sinekleri
gördü. Ve bunun üzerine Kircher de ölü sineklerle balın
sinek doğurduğunu ispatladığını zannetti!
Ancak
İtalyan bilim adamı Francesco Redi ve daha sonra Fransız
bilim adamı Louis Pasteur (sağdaki resim), yaptıkları deneylerle
farelerin kirli gömlekten veya sineklerin ölü sinekle bal
karışımından oluşmadıklarını kanıtladılar. Bu canlılar,
söz konusu cansız maddelerden oluşmuyorlardı, onların üzerine
dışarıdan geliyorlardı. Örneğin ölü sineklerin üzerine canlı
bir sinek gelip yumurtalarını bırakıyordu ve kısa bir süre
sonra ortaya aniden birçok sinek çıkıyordu. Yani canlılık
cansızlıktan gelmiyordu, canlılıktan geliyordu. Bu kural,
yani "hayat ancak hayattan gelir" kuralı, çağdaş biyolojinin
temellerinden biridir.
Ortaçağ'da yukarıda örneklerini saydığımız tuhaf iddialara
inanılıyor olması, 17. yüzyıl bilim adamlarının bilgi eksikliği
ve o dönemin koşulları gözönünde bulundurularak mazur görülebilir.
Ancak günümüzde bilim ve teknoloji bu kadar ilerlemişken
ve canlılığın cansız maddelerden oluşamayacağı birçok deney
ve gözlemle ispatlanmışken, evrimcilerin hala böyle bir
iddiayı savunuyor olmaları gerçekten şaşırtıcıdır.
Evrimciler bu akıl dışı inançları kanıtlamak için yıllarca
laboratuvarlarda sayısız deneyler yapmışlar, cansız maddeleri
biraraya getirerek canlı bir hücreyi oluşturmaya çalışmışlardır.
Bu deneyler çok yüksek teknolojiler kullanılarak, çok gelişmiş
laboratuvarlarda ve deneyimli bilim adamlarının kontrolünde
gerçekleştirilmelerine rağmen, her seferinde çok büyük başarısızlıklarla
sonuçlanmıştır. Böyle kontrollü bir ortamda dahi gerçekleştirilemeyen
bir deneyin, canlıların yaşamasına imkan vermeyen etkenlerin
bulunduğu eski dünya koşullarında, bilinçsiz ve düzensiz
rastlantıların sonucunda gerçekleştiğini söylemek ise son
derece anlamsızdır.
Soldaki resimde 17. yy'da yaşamış olan bilim adamları çalışma yaparken
görülmektedir. O dönemde öne sürülmüş olan iddaların ya
da ortaya atılan teorilerin pekçoğu bilimsellikten uzaktır.
Bilim adamlarının bilgi eksikliği ve koşullar göz önüne
alındığında belki maruz görülebilir. Ancak hala, ortaçağdakilere
benzer iddalara inanan kimselerin bulunması hiçbir şekilde
mazur görülelemeyecek bir durumdur. Buna örnek olarak evrimcileri
verebiliriz. Günümüz modern laboratuvarlarında evrimcilerin
tüm iddialarının geçersizliği ispat edilmiştir.
Asıl ilginç olan ise, evrimcilerin de cansız maddelerden
canlılığın meydana gelemeyeceğini aslında çok iyi bilmeleridir.
Ancak söz konusu insanlar bu gerçeği bildiklerini sık sık
itiraf ettikleri halde, sanki evrim teorisinin temel iddiası
bu değilmiş gibi evrimi savunmaya devam ederler.
Yandaki gibi bir kazana canlıların
yapısında bulunan her türlü element ve evrimcilerin
gerekli gördüğü her türlü madde konulsa, bunlar ısıtılsa,
üzerlerine elektrik uygulansa hepsi dondurulsa, kısacası
evrimci profesörlerin gerekli gördüğü her türlü işlem
yapılsa ve daha sonra milyonlarca, milyarlarca ve
hatta trilyonlarca yıl beklense dahi bir canlı
oluşmaz. Tüm bu işlemler sonucunda bırakın bir canlının
oluşmasını tek bir işe yarar molekül dahi ortaya çıkmaz.
|
Örneğin ünlü İngiliz astronom ve matematikçi Sir Fred Hoyle
maddenin kendi kendine hayat oluşturamayacağını şöyle bir
örnekle anlatır:
Eğer gerçekten maddenin içinde, onu yaşama doğru iten bir
iç prensip olsaydı, bunun bir laboratuvarda kolaylıkla gösterilebilmesi
gerekirdi. Örneğin bir araştırmacı ilkel çorbayı temsil
eden bir yüzme havuzunu deney için kullanabilirdi. Böyle
bir havuzu istediğiniz her türlü cansız kimyasalla doldurun.
Ona istediğiniz her türlü gazı pompalayın, ya da üzerine
istediğiniz her türlü radyasyonu verin. Bu deneyi bir yıl
boyunca sürdürün ve (hayat için gerekli olan) 2000 enzimden
kaç tanesinin sentezlendiğini kontrol edin. Ben size
cevabı şimdiden vereyim ve böylece bu deneyle zamanınızı
harcamayın. Kesinlikle hiçbirşey bulamazsınız, belki oluşacak
birkaç amino asit ve diğer basit kimyasal maddeler dışında.6
Evrimci biyolog Andrew Scott ise cansız maddelerden canlılığın
oluşamayacağını şöyle itiraf eder:
Biraz madde alın ısıtın ve bekleyin. Bu hayatın kökeninin
modern versiyonudur. Yerçekimi, elektromanyetizma, zayıf
ve güçlü nükleer kuvvetler gibi "temel" güçler gerisini
halledecektir… Peki ama bu kolay hikayenin ne kadarı sağlam
temellere oturmaktadır ve ne kadarı da umuda dayalı spekülasyonlara
bağlıdır? Gerçekte, ilk kimyasal maddelerden canlı hücrelere
giden aşamaların bütün mekanizmaları ya tartışma konusudur
ya da tamamen karanlık içindedir.7
 Evrimciler
ilkel atmosferde, ilkel çorba olarak adlandırdıkları
sularda kendiliğinden aminoasitlerin ve bunların tesadüfen
birleşmesinden de proteinlerin oluştuğunu iddia ederler.
Bu iddialerınıda yandaki gibi hayali çizimlerle delillendirmeye
çalışırlar. Oysa bunlar, sadece bir aldatmacadır Yeryüzünde
canlıların oluşumu ile ilgili böyle hayali searyolar
hiçbir zaman yaşanmamıştır. |
Daha önce de belirttiğimiz gibi evrimciler bu gerçekleri
görmelerine rağmen büyük bir ısrarla canlılığın cansız maddelerin
tesadüfi birleşimlerinden meydana geldiğini savunurlar.
Aynı bir büyücünün birçok maddeyi karıştırıp, tılsımlı sözcükler
söyleyerek, elde ettiği karışımdan bir büyü ortaya çıkarmaya
çalışması gibi, evrimciler de dünyanın ilk dönemlerinde
var olduğunu düşündükleri ilkel çorbanın canlılığı var ettiğine
inanmaya çalışırlar.
Oysa canlılık için gerekli fosfor, potasyum, magnezyum,
oksijen, demir ve karbon gibi atomlar biraraya getirildiğinde
ortaya cansız bir yığından başka bir şey çıkmaz. Ama evrimciler
bu atom yığınının biraraya gelip, kendilerini çok iyi organize
ettiklerini, her birinin uygun miktarlarda uygun yer ve
uygun koşullarda aralarında en uygun bağları kurduklarını,
bu cansız atomların muhteşem organizasyonlarının ve işlerinin
rast gitmesi sonucunda ise gören, duyan, konuşan, hisseden,
gülen, sevinen, üzülen, acıyı hisseden, keyiflenen, kahkaha
atan, heyecanlanan, düşünen, seven, şefkat duyabilen, müziğin
ritmini algılayabilen, tatlıyı zevkle yiyen, medeniyetler
kurabilen, bilimsel araştırmalar yapabilen insanların oluştuğunu
iddia ederler.
Kuşkusuz evrimcilerin bu anlattıklarının bir büyücü masalından
herhangi bir farkı yoktur.