EVRİMCİLER PAGAN (PUTPEREST) KABİLELERDE
OLDUĞU GİBİ "DOĞA"YI İLAHLAŞTIRIRLAR
vrimcilerin
akıl dışı varsayımlarından biri de doğanın yaratıcı bir
güce sahip olduğuna inanmalarıdır. Bu tuhaf varsayıma hem
kendileri inanırlar, hem de insanları buna inandırmaya çalışırlar.
Bu amaçla ellerindeki tüm imkanları seferber ederler. Örneğin
televizyondaki bazı belgesel programlarında, dergi, gazete
ve kitaplarda doğada bulunan herhangi bir güzellikten söz
edilirken "Bu, doğanın insana bir armağanıdır", "Tabiat
ananın bir mucizesidir", "Tabiat ananın bir vergisi olarak
kunduzlar kendilerine muhteşem barajlar yaparlar." gibi
ifadeler duymuşsunuzdur. Peki evrimcilerin yaratıcı olarak
öne sürdükleri bu "tabiat ana" kimdir? Evrimcilerin "tabiat
ana" diyerek adeta -paganlar gibi- ilahlaştırdıkları bu
kavram; ağaçlar, ırmaklar, çiçekler, kayalar, balıklar,
taşlar, toprak, kediler, köpekler kısacası doğada bulunan
hiçbir şuuru ve yaratma gücü bulunmayan canlı ve cansız
varlıkların birleşmesinden oluşmaktadır.
Doğa ağaçlardan taşlardan topraktan sudan oluşan
bir bütündür. Bu bütün içinde bir ağacın, toprağın
ya da suyun bir canlı oluşturması ise mümkün değildir.
Ne var ki evrimcilerin masalsı anlatımları, "Doğa"ya
atfedilen böyle hayali iddialarla doludur. |
Peki tüm bu bilinçsiz ve şuursuz, hatta düşünme yeteneği
bile bulunmayan varlıklar, nasıl olur da biraraya gelerek
yüksek bir şuur ve üstün bir bilinç gerektiren şeyler gerçekleştirirler?
Elbette böyle bir şey mümkün değildir. İnsanın çevresinde
gördüğü tüm şuur ve bilinç alametleri, sonsuz ilim sahibi
olan Allah'ın yaratmasıdır.
Evrimcilerin "doğa", "tabiat ana" gibi kavramlarla ortaya
koydukları inancın sosyoloji dilindeki ismi "animizm"dir.
Animizm, doğadaki cansız varlıklara ruh ve bilinç atfetmek
anlamına gelir. Medeniyetten uzak bazı kabilelerde rastlanan
animist inançlar, ilkel bir zihin yapısının ürünüdür. Günümüzde
animist fikirler, ancak çocuklara yönelik çizgi filmlerde
veya masallarda bulunabilir. Evrimcilerin masalları ve tabiat
anaya olan inançları, birer çizgi film kahramanı olan konuşan
ağaçlara, üzülen ırmaklara, ormandaki kötülerle savaşarak
iyileri koruyan dağlara olan inançtan farksızdır.
HAYALİ "TABİAT ANA"NIN YARDIMCISI:
DOĞAL SELEKSİYON
Evrimcilerin doğada en çok saygı duydukları ve yaratma
gücünü en fazlasıyla atfettikleri mekanizmanın ismi "doğal
seleksiyon"dur. Doğal seleksiyon gerçekten de doğadaki canlılar
arasında gözlemlenen bir mekanizmadır. Ancak hiçbir zaman
evrimcilerin hayal ettikleri gibi canlıları geliştirme ve
yeni bir tür yaratma yeteneğine sahip değildir.
Doğal seleksiyon, Darwin'den çok önce sözü edilmiş doğal
bir süreçtir; ancak doğal seleksiyonun "yaratma gücü" olduğunu
iddia eden ilk kişi Darwin'dir. Charles Darwin teorisini,
evrimleştirici bir gücü olduğuna inandığı "doğal seleksiyon"
mekanizmasına dayandırmıştır. Oysa doğal seleksiyon, sadece
canlıların bulundukları doğa koşullarına uyum sağladıklarında
yaşamlarını ve nesillerini devam ettirebildiklerini, bu
koşullara uygun yapıda olmayanların ise yok olacaklarını
öngörür. Yani doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirici
bir gücü yoktur.
Bu konuyu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Bir coğrafi
bölgede bir tanesi daha tüylü, diğeri ise nispeten daha
kısa tüylere sahip iki benzer köpek cinsinin yaşadığını
varsayalım. Eğer bu bölgede hava sıcaklığı ekolojik bir
farklılık nedeniyle önemli ölçüde düşerse, uzun tüylü köpekler
kısa tüylü köpeklere göre soğuğa daha dayanıklı olacaklardır.
Bunun bir sonucu olarak da uzun tüylü köpekler daha avantajlı
hale gelecek, yani daha uzun yaşayacak, daha fazla çoğalacak
ve daha kolay beslenecektir. Bir süre sonra kısa tüylü köpeklerin
sayısı iyice azalabilir, daha sıcak bölgelere göç edebilirler
veya soyları tamamen tükenebilir. Yani uzun tüylü köpekler
doğal seleksiyonla seçilmiş ve avantaj kazanmış olurlar.
Ancak dikkat edilirse bu süreç, ortaya yeni bir köpek cinsi
çıkarmış değildir. Doğal seleksiyon, sadece zaten var olan
iki farklı cinsten birini seçmiştir. Ortada hiç uzun tüylü
köpek yok iken, doğal seleksiyon sonucunda uzun tüylü köpekler
oluşmuş değildir. Bu köpeklerin zamanla bir başka canlı
türüne dönüşmeleri de zaten kesinlikle söz konusu değildir.
Kısacası doğal seleksiyon ortaya yeni türler, yeni özellikler
çıkarmamakta, sadece zaten var olanlar arasında bir seçim
yapmaktadır. Yeni bir tür ve yeni bir özellik oluşmadığı
için de, bir "evrim" yaşandığından söz edilemez. Bir başka
deyişle, doğal seleksiyon hiçbir "evrim" sağlamaz.
Ancak evrimciler doğal seleksiyonu kullanırken, insanların
gözlerini boyamak ve gerçekleri çarpıtmak için bazı illüzyonlara
başvurur, doğal seleksiyona içerdiği anlamdan çok daha geniş
bir anlam yüklerler. Onlara göre doğal seleksiyon sadece
zayıf olanları elemekle kalmayıp, binlerce yeni canlı türü
yaratmaktadır. Daha doğrusu evrimciler bu sürece inanmak
isterler, çünkü ellerinde başka hiçbir dayanakları yoktur.
Burada Darwinistler'in umutları ve özlemleri çok büyük bir
rol oynamaktadır. Bu isteği çağımızın ünlü evrimcilerinden
Harvard Üniversitesi paleontoloğu Stephen Jay Gould (alttaki
resim) şöyle ifade eder:
Darwinizm'in özü tek bir cümlede ifade edilebilir: 'Doğal
seleksiyon evrimsel değişimin yaratıcı gücüdür.' Kimse doğal
seleksiyonun uygun olmayanı elemesindeki negatif rolünü
inkar etmez. Ancak Darwinci teori, "uygun olanı yaratması"nı
da istemektedir.8
Fakat Darwinistler bu isteklerini delillendirememişlerdir.
Çünkü doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirdiğine dair
tek bir gözlemlenmiş örnek mevcut değildir. Ünlü bir evrimci
olan İngiliz paleontolog Colin Patterson, bu gerçeği şöyle
itiraf eder:
Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür
üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır.
Bugün neo-Darwinizm'in en çok tartışılan konusu da budur.9
Asıl şaşırtıcı olan, Darwinciler'in doğal seleksiyonun
yaratıcı gücü olamayacağını bildikleri halde bu safsataya
inanmalarıdır ve hatta bunu iddia etmeleridir. (Kitabın
girişinde söz ettiğimiz, hava günlük güneşlik olduğu halde,
yağmurun altında ıslandığını iddia edebilen "büyülenmiş"
adam gibi.) Bugün birçok evrimci, doğal seleksiyon gibi
sadece zayıf bireyleri eleyen bir mekanizmanın, insan gibi
çok yüksek medeniyetler yaratan, birbirinden üstün ve kompleks
özelliklere sahip bir varlığı yaratamayacağını itiraf etmektedir.
Fakat bu itiraflar ne ilginçtir ki onların inançlarını hiçbir
şekilde değiştirmemektedir. Teorilerinin içine düştüğü kriz
tüm açıklığıyla ortadayken, üstelik bu krize kendileri de
bizzat şahitken, "İnsan, evrim süreciyle var oldu" saplantılarından
hiçbir şekilde vazgeçmezler. İşte bu çelişkiyi taşıyan ve
Darwinizm'e körü körüne bağlı olan J. Hawkes bir yazısında
şöyle demiştir:
Kuşları, balıkları, çiçekleri vb. göz kamaştırıcı güzelliği
salt doğal seleksiyona borçlu olduğumuza inanmakta güçlük
çekiyorum. Dahası, insan bilinci öyle bir düzeneğin ürünü
olabilir mi? Nasıl olur da tüm uygarlık nimetlerinin yaratıcısı
insan beyni; Sokrates, Leonardo da Vinci, Shakespeare, Newton
ve Einstein gibileri ölümsüzleştiren yaratıcılık "yaşam
savaşımı" denen orman yasasının bize bir armağanı olsun?10
Hawkes'ın bu ifadeleri gerçekten de önemli bir noktaya
dikkat çekmektedir. Evrimciler ne kadar inanmak istemeseler
de, şuurlu bir varlık olan insanın veya şaşırtıcı yeteneklere
sahip olan diğer canlıların, tesadüfi mekanizmalarla meydana
gelmesi mümkün değildir. Nitekim ülkemizin önde gelen evrimcilerinden
biri olan Cemal Yıldırım da, evrim teorisine olan sonsuz
sadakatine rağmen, doğal seleksiyonun yaratıcı gücüne inanmanın
çok zor olduğunu şu şekilde dile getirir:
Daha önemli bir üçüncü eleştiri, doğal seleksiyonun açıklayıcı
bir ilke olarak yetersizliğine ilişkindir. Buna göre, amipten
insana uzanan tüm aşamalarında canlılar, fizik ve kimya
çözümlemelerine elvermeyen olağanüstü bir düzen, ereksel
(amaca yönelik) bir eğilim sergilemektedir. Bunun, rastlantı,
varyasyonlar üzerinde mekanik bir düzenek olan doğal seleksiyonla
açıklanması olanaksızdır. Örneğin, insan gözünü alalım.
Yapı ve işleyişi bu denli karmaşık, ince ve yetkin dokunmuş
bir organın, belli bir amaca yönelik hiçbir yaratıcı güç
içermeyen salt mekanik ve düzenekle oluştuğu olası mıdır?
Sanat, felsefe ve bilim çalışmalarıyla uygarlık yaratan
insanın doğal seleksiyonla evrimleştiği yeterli bir açıklama
olabilir mi? Annenin yavru sevgisini, hiçbir ruhsal öğe
içermeyen "kör" bir düzenekle açıklamaya olanak var mıdır?
Biyologların (bu arada Darwincilerin) bu tür sorulara doyurucu
yanıt verdiklerini söylemek güçtür, kuşkusuz.11
Ne var ki tüm bu itiraflarına rağmen evrimciler, doğanın
ve doğada mevcut olan doğal seleksiyon gibi bazı mekanizmaların,
duyan, gören, buluşlar yapan, devletler kuran, eserler meydana
getiren insanı yaratabildiklerine inanmayı sürdürmektedirler.
Bu inançlarının bir gün gelip bilimsel bir dayanağa oturtulacağı
ümidini kendilerine telkin ederek, gerçekte kendi kendileri
aldatmaktadırlar.
Beyaz önlükleri, kalın gözlükleri ve ciddi görünümleriyle
zeki, kültürlü, bilgili birer insan izlenimi veren dünyaca
ünlü "bilim adamları"nın gerçekte nelere inandıklarını görmek
ve onların hayata bakış açılarını anlamak için bu konuları
etraflıca değerlendirmek gerekir. Bu insanlar gerçekten
de zeki ve bilgili olabilirler. Peki buna rağmen çocukların
bile inanmayacağı, Yunan mitolojisini veya efsaneleri andıran
bu hikayelere nasıl inanabilmektedirler?
Bu kitapta Darwinizm büyüsünden söz edilmesinin nedeni,
evrimcilerin bu inanılması imkansız safsatalara körü körüne
nasıl inanabildiklerine bir açıklama getirmektir.